Amerika Birleşik Devletleri ile Osmanlı Devleti arasındaki siyasi ilişkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Amerika Birleşik Devletleri ile Osmanlı Devleti arasındaki siyasi ilişkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2008 Cumartesi

XIX.YÜZYILDA OSMANLI BÜROKRASİSİNDE KAYIRMACI(CLİENTEL) İLİŞKİLER

Genellikle kapitalizmin gelişmediği bu tür toplumlarda üst yapının etkinliği çok daha fazladır.Eğer siyasal kontrolü sağlayan otoritenin yasallığı , idare edilenlerin çok eskiden beri devam ede gelen kurallara ve siyasal güçlere bir tür kutsallık ve dokunulmazlık atfetmeleri sonucu ortaya çıkıyorsa , söz konusu otorite geleneksel otoritedir.

Liderin mal varlığının artması ve topraklarının genişlemesi ile birlikte , önce ev topluluğu üyelerinden yönetim konularında yararlanma zorunluluğu belirir; daha sonra bölgesel ve merkezi idare örgütleri kurulur.Böylece ‘‘patrimonyal devlet ’’ doğmuş olur.

Örneğin , Osmanlı Devleti’nde tımar belirli bir yere ait gelirin havale yoluyla bir görevliye devri ve bu devir karşısında balı hizmetlerin görevliye yüklendiği (mali,idari ve askeri ) bir sistemdir.Böylesi bir devlete patrimonyal denmesinin bir başka nedeni ise , ülkenin , üzerinde yaşayan insanlar dahil , bütünü ile liderin mal varlığı olarak düşünülmesidir.Böylece ortaya çıkan idare örgütünün yahut bürokrasi , milletin, ortak faaliyetlerinin yürütülmesi için siyasal bakımdan örgütlenmesi sonucu olmayıp , liderin kişisel yönetim aracıdır.

Bu yüzden patrimonyal bürokraside otoriteri kullanan üst ile astı arsında ilişkinin kişisellik yönü ağır basar.Alt- üst ilişkileri kesin olarak çizilmiş biçimsel formal bir görev anlayışından çok astın üste sınırsız bağlılığı üzerine oturtulduğu için , kişisel ilişkiler özellikle önem kazanır.Geleneksel otoriterin sembolik bütünleştirici integrative bir yönüde bulunduğundan ast üst ilişkilerinde , biçimsellik veya resmiyetten ziyade doğallık (informality )görülür.Bu özellikler ile astlara güvensizlik ve örgütlerin kurumsallaşmaması arasında yakın bir ilişki söz konusudur.

Çünkü bu tür toplumlarda artı-değer ekonomi dışı yaptırımlarla ;-hukuk, siyaset, akrabalık bağları, gelenekler-sağlanmaktadır.

Manfred Halpern’e göre İslam toplumlarında Tanrıdan başlayarak , yönetici (Halife,Sultan vs.),ulema, yerel önderler, aile reisi sırasıyla hiyerarşinin üst kesimlerinden alt kesimlerine doğru bir ‘‘etkinlik saçılması’’(teslimiyet aşılaması)olgusu , katmanlaşma örüntüsünü belirgin olarak gözler önüne seren bir ölçüttür.Bu hiyerarşi içinde geleneksel İslam toplumunun yapısı ‘‘kaynaşmış tek sınıflı bir kitle görünümünde’’daha doğrusu , bu tür toplumlarda belirgin sınıflardan çok çeşitli guruplara rastlanmaktadır(örneğin , ulema,tefeciler gibi).Bu gurupların hiç biri yönetim için seçenek oluşturmamaktadır.Öyle ki bazen ayaklanmalar sonucu yönetenler değişse de hiyerarşinin yapısı değişmemektedir.

Osmanlı bürokrasi geleneğinde hami-mahmi ilişkilerini herhangi bir yasal zeminde kurumsallaşmamış olsada efendi (patrons) ile yanaşma (cliens) arasındaki ilişkiye benzetmek mümkün görünmektedir.Bu ilişkinin kurulmasını sağlayan ise kalemiye eğitiminden ve ‘‘edep’’ çıraklığından sonra Osmanlı yönetim kadrosuna girmek için başlıca ön koşul olan ‘‘intisab’’ dı.Ülgener intisabı servetin herşeyden önce politik bir kategori olduğu Osmanlı sisteminde , gelir bölüşümünde gündelik gider sınırını aşan bir pay sahibi olabilmenin en emin ve kestirme yolu olarak üst kademelerden birine katılmak, bağlanmak olarak tanımlanmaktadır.

18.yüzyılda , Osmanlı ayanı padişahın sarayındaki yaşantıyı taklit ederek çok büyük konaklar kurar ve yüzlerce hizmetli bulundururdu.İktidarlarını pekiştirmek için genç ve yetenekli Osmanlıları işe alıp teşvik eder , bu genç adamları kendi ailelerinden kişilerle evlendirerek onlara akraba olurlardı; sadrazamı padişah ailesine damat etme şeklindeki benzer imparatorluk uygulamasının bir yansımasıydı bu.Kabiliyetli bir genç, yüksek rütbeli birisinin dikkatini çekmeyi başaracak bir yol bulursa böyle bir intisabın oluşmasıyla sonuçlanabilir ve buda yüksek rütbelinin konağında ve – bundan ayrı düşünülmesi mümkün olmayan – resmi maiyetinde bir yer bulmak anlamına gelirdi.Eğer yeterince göze girmişse himaye edilen kişi mühürdar veya divitdar gibi görevlerle haminin yanında yer alabilirdi.Buradan da , her zaman kolay olmasa da , bir damat ve daha sonra diğer büyük bir konağın başı olma şansıda açık, birçokları tarafından denenmiş bir yolla girmek mümkündü.Daha önceleri değilse bile 18. yüzyıla gelindiğinde, bu uygulama öyle yaygın hale gelmiştir ki döneminin biyografileri ile tarihçilerinde ‘‘damat olmak’’ sözü,ilgili memurun kendine bir hami bulmasını ve nüfuz sahibi bir aile aracılığıyla Osmanlı yönetimi içinde üst kademelere tırmanmasını belirtme amacıyla kullanılabiliyordu. Gözden düşme ise , görevlinin malının ve mülkünün müsadere edilmesi , zaman zaman da idam edilmesi sonucu doğururdu.Gözden düşen görevlinin hane halkı da , tabii kaderine ortak olurdu , ama bir kere yükselen veya gözden düşen kişinin durumu sonsuza kadar değişmeyecek diye bir şey de yoktu.

19.yüzyılda da bu anlayışın değişmediği görülmektedir.Bürokratik kurumlaşmada kişisellik yönü ağır basan geleneksel sistemin izlerini taşımaktadır.

Örneğin; 1822 yılında Keşan’a sürülen İzzet Molla bu sürgünün öyküsünü anlattığı Keşanname’sinde Halet ile arasındaki hami-mahmi ilişkiyi çok güzel betimlemektedir.

Galata kazasında hakim idim

Ne sahip –i adalet ne zalim idim.

Yedim Halet’in nan-ı ihsanını

Çalıştım halas etmeye canını

Sebeb-i , intisabım oldu Halete

Düşürdü felek böyle bir minnete.

Mülkiye Nazırlarından Pertev Paşa da damadı ile birlikte benzer bir akibete uğramıştır.Kendisi bu görevde iken Resiü’lküttap Akif Efendi ile çekişen Mehmed Said Pertev Efendi başlarında padişahın sevgisini kazanabilmiş ve damadı Vassaf Bey mabeyn başkatibi olmuştur.

Ne var ki 19.yüzyılın ilk yarısı tamamlandığında belli ölçüde clientel ilişkilere dayalı olarak oluşturulan Kalemiye yerini yavaş yavaş Mülkiye’ye bırakmaya başlamıştır.Çünkü atık mutlakiyetçi yönetimin keyfi uygulama ve cezalandırma sistemi yerine , yasal olan, mümkün olduğunca keyfi olmayan ve yeni bir hukuk sisteminden kaynaklanan temellere dayalı bir yönetim oluşturma çabaları söz konusudur.Artık gelenekçi müslümanlar ile modernist müslümanlar için memuriyete giriş kanalları ve şekilleri değişmeye başlamıştır.

Findley’in incelediği Hariciye kalemlerinde memuriyete başlamada farklı personel guruplarının ayrı giriş noktalarının olması ve gayrimüslimlerin memuriyete girişlerinin de nüfuzlu bir Ermeni’nin himayesine dayanması gerçeği bile , eski sınırların ve marjinalliğin yok olmadığını göstermektedir. Fakat bununla birlikte Osmanlılar bu yüzyılda zaman zaman , özellikle de 1830’larda , 1880 ‘lerde söz konusu tarihlerdeki bir bürokratik yapılanmanın hukuksal çerçevesini oluşturma yönünde önemli adımlar atmışlardır.

Fakat konunun en ünlü en önemli araştırıcılarından Findley ‘in yargısı olumsuzdur: Ona göre ‘‘resmi bağlantının ve evlilik bağının pekiştirdiği iş dışı uğraşlara dayalı bir yakınlık, yani patrimonyal aile üzerine kurulu ‘‘personel yönetimi’’ hala işlerliğini koruyordu ve öyle de kalacaktı.’’

Yinede şahıslara bağlı olmayan kurallar ve işlemler üzerine kurulu modern yönetim dünyası kendisini hissettirmeye başlamıştı.Bununla birlikte yeni sistemlerin ussallık ve verimlilik idealini gerçekleştirme yolunda almaları gereken daha çok yol bulunmaktaydı.Durum henüz taşradaki bir memuru belirli aralıklarla İstanbul’a girmekten ve kişisel bağlantılar aracılığıyla atama sisteminin çarklarını kendi lehine döndürmeye çalışmaktan alıkoyacak bir noktaya henüz varmamıştı.Himaye ilişkileri artık geçmişte olduğu gibi etkili değildi, ama kişilere bağlı olmayan mevzuat da tam anlamıyla yerini doldurmamıştı.Mevcut sistem ikisinin içinden çıkılmaz bir karışımıydı.

Sonuçta içinden çıkılmaz bir karışıma dönüşen bu hami-mahmi ilişkilerini bu yüzyılda

clientel olarak tanımlamak da yetersiz kalmaktadır.Fakat yanaşmacılığın da bir parçası oluşturduğu Osmanlı patrimonyal bürokrasi modeli içinde evlilik , süt kardeşliği , evlatlık ve doğrudan doğruya köle satın alarak yetiştirmek gibi çeşitli yollarla oluşturulan hami-mahmi ilişkisinin varlığından söz etmek doğru olacaktır.Böylesi bir ilişkinin ise clientel bir ilişkiye benzediği de ortadadır.

Fakat bununla birlikte bu yüzyılda bu patrimonyal bürokrasi anlayışından ussal-hukuksal bürokrasi anlayışına geçebilmek için yapılan bürokratik reformlar söz konusudur.Bu nedenle bu Türk kamu bürokrasisinde patrimonyal , ussal-hukuksal ve ussal-üretken özelliklerin bir arada bulunduğu görülmektedir.Bu durum Tanzimat’ın getirdiği düalist yapıya da uygun düşmektedir.20.yüzyılın başlarında Jön Türk İhtilali yıllarında tensikat uygulamalarıyla da kendisini gösteren bürokrasinin ussallaştırılması girişimleri ne yazık ki Osmanlı Devletinin son yıllarına değin sonuçlanamamış , bu görevin tamamlanması Cumhuriyete kalmıştır.

13 Mart 2008 Perşembe

Amerika Birleşik Devletleri ile Osmanlı Devleti arasındaki siyasi ilişkiler

Birinci Dünya Savaşının sonuçlanmasında önemli bir rol oynayan Amerika Birleşik Devletleri ile Osmanlı Devleti arasındaki siyasi ilişkiler 1912 yılında Başkan Wilson’un Cumhurbaşkanlığı seçiminde Demokrat Partiden aday olup seçimi kazanmasıyla yeni bir şekil kazanmıştı. Başkan Wilson görevine başlar başlamaz İstanbul’daki Amerikan elçisini geri çekmiş ve yerine, arkadaşı Morgenthau’u göndermişti. Bu kararında Albay House’ın büyük etkisi olmuştu. Türkiye’yi tanımayan ve elçi göndermeye gerek duymayan Wilson, Albay House’un tavsiyesiyle Morgentahu’yu İstanbul’a elçi göndermeyi uygun görmüştü. Aynı tarihte Osmanlı Devletide Yusuf Ziya Paşa’yı Amerika Birleşik Devletlerine elçi olarak göndermişti.


Amerikan Başkanı Wilsoni her milletle iyi ilişkiler kurmayı ve barışçı bir siyaset takip etmeyi uygun görmüştü yanlız, Osmanlı Devletini diğer devletlerden ayrı tutuyordu. Büyük devletlerin, küçük devletleri kontrol altına almasına, karaların ve denizlerin herhangi bir devlet tarafından kontrol altına alınmasına karşı çıkan Wilson, Osmanlı Devletini bu siyasetinin dışında tutuyordu. Nitekim ilk göreve geldiği zaman, elçi dahi göndermeyi gereksiz görmüştü. Başkan Wilson’un bu tutumunun şüphesiz başlıca nedeni Osmanlı Devletinin Avrupa devletleri tarafından paylaşılması yıllardır söz konusuydu ve patlak verebilecek bir savaşta Osmanlı Devletinin durumu berlirsizdi. Bir diğer sepeb ise düşman devletlerin yıllardır yapmakta olduğu düşman propagandaydı. Bu propogandaların etkisi ile, Amerika Birleşik Devletleri, Osmanlı Devletinin İtilaf devletleri tarafından paylaşılmasının önüne geçmek için hiçbir çaba sarfetmediği gibi, insancıl siyasetinide esirgedi. Bu propagandaların başlıca kaynağı, Amerika’yı kendi yanlarına çekmek isteyen Rumlar, Ermeniler ve Yunanlılardı. Oysa Amerika ile Osmanlı Devleti arasında 84 yıllık bir dostluk ilişkisi vardı ve aradaki mesafe nedeniyle iki ülke birbirini pek tanımıyordu. Ne yazık ki Türkiye’den Amerika Birleşik devletlerine göç eden Ermeniler, Amerika’da Türk düşmanı cemiyetler kurup, Ermenistan Cumhuriyeti hayaliyle Amerikalıları Türkleri aleyhine döndürdü. Doğal olarak Başkan Wilson’da bu propagandaların etkisinde kaldı. Osamnlı Devletinde, Ermenilerin çıkardıkları eylemler, ve bu eylemlerin bastırılması, Amerikalılara “ Ermeniler, Türkler tarafından zevk için öldürülüyor ” olarak lanse edildi. Aslında bu propagandaları yapan sadece Ermeniler, Rumlar ve Yunanlılar değildi. İstanbul’da yaşayan Amerikalılarda Türkiye aleyhtarı kitaplar yazıyorlardı. Robert Kolej’de birkaç sene öğretmenlik yapan Stanwood Cobb, “ Real Turk ( Hakiki Türk ) ” isimli kitabında Türklerden şöyle söz ediyor.

“ Türkleri anlamak çok zordur. Dini hisleri kabardığında ve isyan ettiği zaman soğuk kanlıkla kadın ve çocukları, göğüslerini keserek öldürürler. Bu vahşeti gören Bulgar ve Ermenilerin, Türklerden korkmaması zaten normal değildir. Türkler hala ortaçağda yaşıyorlar, vahşetten ancak biraz sıyrılmışlardır ... ”

Bu tip yazılarla, Türkler Amerikalılara böyle tanıtılıyordu.

Peki Türkler, Amerikalılara böyle kötü tanıtılırken elçimiz Yusuf Ziya Paşa ne yapıyordu ? Yazıktır ki, Yusuf Ziya Paşa çok başarısız bir siyasetçiydi ve susmaktan başka birşey yapmıyordu. Bu sayede de Amerika olan ilişkilerimiz bozulmuyordu. Ta ki Rüsten bey gelinceye kadar. Yusuf Ziya Paşanın bu sessizliği, Osmanlı Devletinide rahatsız etmişti ve hükümet Yusuf Ziya Paşa yerini Rüstem beyin almasına karar verdi. İyi bir vatansever olan Rüstem bey bu propagandalara sessiz kalmadı ve kendi deyimiyle Amerika’da Türk kelimesi ağıza alınamaz olmuştu.

Bu sırada Yunan elçiliğide boş durmuyordu. Yunanlıların tek hedefi, Amerika gibi bir devi yanlarına çekmek ve olası bir savaşta Amerikalarla ittifak kurmaktı. 1914 Haziranında büyük bir faaliyete geçtitiler. Osmanlı Devletinin İngiltere’ye sipariş verdiği iki dritnot, Yunanlıları çok rahatsız etmişti. Bu olay üzerine, Yunanlılar kendi deniz kuvvetlerini, Amerikalılara Osmanlı Devletinden güçsüz gösterdiler ve Osmanlı Devletinin, İngiltere’ye sipariş verdiği bu gemilerle Yunanistan’a saldıracağı dedikodusunu yaymaya başladılar. Yunan elçisi Vouros Amerika’dan iki adet zırhlı almak istiyordu. Yanlız bütün bu propagandaya karşı Amerika Yunanlılara iki adet yeni zırhlı satmayı reddetti. Bunun üzerine Yunanistan’da kullanılmış Missisippi ve İdaho gemilerini, büyük zorluklar sonrasında, satın aldı.

Osmanlı Devletinin her hareketini dikkatle izleyen Amerika Birleşik Devletleri, aynı hassasiyeti Yunanistana göstermiyordu. Oysa Yunanistan son birkaç yılda inanılmaz silahlanamay başlamıştı. Çeşitli devletlerden Zırhlı ve denizaltı sipariş etmişti. Bunda Amerikan elçisi Morganthau’nun büyük etkisi vardı. Morthangau her türlü dedikoduyu, doğruluğunu araştırmadan Amerika’ya bildiriyor, Amerikan gazeteleri ise bu dedikoduları daha da abartarak halka akatarıyordu. Bu sayede Türk aleyhtarlığı yapılıyordu.

Birinci Dünya savaşı başladığı zaman Osmanlı tarafsızlığını ilan etmişti, yanlız bu Amerika Birleşik Devletleri için yeterli olmamıştı. 2 Ağustos 1914 tarihinde seferberlik ilan eden Osmanlı Devletinin bu hareketi savaş ilanı olarak algılanmıştı. Amerika, seferberliği, Osmanlı Devletinin Yunanistan ve Bulgaristan’a savaş açması olarak algılamıştı. Fakat elçimiz Rüstem bey, bu seferberliğin yanlız ve yanlız savunma amaçlı olduğunu ve Yunanistan ve Bulgaristan’a savaş açılmadığını belirtmişti. Bu sırada Morthengau yalan haberlerini sürdürüyordu. Türk valilerinden birinin, eğer Osmanlı Devleti, İngiltere ile savaşa girerse, bütün Amerikan vatandaşlarını öldürmekle tehdit ettiği haberi, Morthengau’nun son marifetiydi. Bu haber Amerika’da büyük yankı buldu ve Amerikan hükümetini endişelendirdi. Bu arada Morthengau, Osmanlının içişlerine karışmak içinde Amerikan hükümetinden izin istemişti. Fakat, Amerika Birleşik Devletleri, kendisine hiçbir yarar getirmeyecek olan Avrupa savaşına girmek istemediği için Morthengau’nun bu önerisini reddetti.

Morthengau’nun isteği Osmanlı Devletini savaştan uzakmı tutmaktı, yoksa Amerika Birleşik Devletlerini savaşa dahi lmi etmekti ? Görünüşte Osmanlı Devletini savaştan uzak tutmak ister gibi gözüksede aslında Osmanlı Devletinin savaşa katılmasını, Amerikanın da Osmanlı ile savaşa girmesini istiyordu. Bunda İngilterenin büyük rolü vardır.

Morthengau Amerika’ya Osmanlı Devletine karşı kışkırtmak için çalışmayı sürdürüyordu. Öyle ki sadece Osmanlı Devletinin durumunu gene abartılı olarak Amerika’ya rapor etmekle kalmamış, aynı zamanda Amerika Birleşik Devletlerinin, İstanbul’da yaşayan Amerikalıların hayatını kurtarmak için Akdenize gemi göndermesini rica etmiştir. Bu hareketi ile Morthangau’nun İngiltere ile işbirliği yaptığı açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Morthangau’dan gelen haber üzerine, Amerika Birleşik Devletleri, Osmanlı Devletine büyük miktarda altın göndermeye karar vermiştir. Amerikan hükümetinin bu kararı vermesinde Rusya’nın büyük etkisi olmuştur. Öyle ki hızlı bir şekilde ilerlemeye çalışan Rus ordularının, Prusya içlerine girmeleri halinde Osmanlı Devletinin harbe girmesinin kaçınılmaz olduğu düşünüldüğü için, Osmanlı Devletine altın gönderme operasyonuna hız verildi. Yanlız, bu operasyondan önce, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa devletlerinin rızalarını almak istedi. İngiltere ve Fransa zaten en başında beri Amerikalıları Avrupa’ya çekmek istiyorlardı, kısacası bu onlar için kusursuz bir fırsat oldu. Böylece İngiltere ve Fransa amaçlarına ulaştılar. Aynı zamanda Almanya’da Amerika Birleşik Devletlerinin Avrupa’ya gemi göndermesini istiyordu. Çünkü Amerika Birleşik Devletlerinin Osmanlı’ya savaş açması onunda işine gelicekti. Bu sayede Osanlı devleti yanlız kalacak ve Almanya’ya yanaşmak zorunda kalacaktı ve birleşme hızlanacaktı. Aynı zamanda Amerika’da askerlerini dağıtmak zorunda kalıcaktı.

Morthangau yardım gemilerinin Osmanlı sularına girmesini beklemeden, Amerikan hükemetine acil bir telgrafla gönderilecek yetmiş beş bin doların kurtarma işlemi için yeterli olmayacağını bildirdi. Ortada birşey yokken endişe yaratmaya çalışan Morthangau sonunda amacına ulaştı ve Amerikam hükümetinin Tenesse ve North Carolina isimli altın yüklü gemilerin, yüz elli bin altınla İstanbul’a gönderilemesini sağladı. Altın yüklü gemilerin gönderildiğini duyan Sadrazam, Amerika’ya bir telgraf çekerek, Boğaz’ın mayınlanmış olduğunu, Tenesse ve North Carolina’nın boğazdan geçemeyeceğini bildirdi. Yanlız Amerikan bahriye yatı Scorpion’un altın yüklü gemileri karşılayabileceğini bildirdi. North Carolina gemisinin gecikmesi, gene bir paniğe neden oldu. İyice endişelenmeye başlayan Morthangau, Amerikan hükümetine, İstanbul’u terk etmek isteyen bazı Amerikalıların İstanbul’u terk ettiğini ve geride kalanlar için North Carolina’ya büyük ihtiyaç duyulduğunu, öyle ki acil bir durumda Osmanlı Devletini terk etmek için North Carolina’ya gereksinim duyulacağını, aynı zamanda yüz elli bin altının acil ihtiyaçları karşılayabileceğini bildirdi.

Morthangau acaba bu gemileri İstanbul’a çağırırken tek isteği, acil durumda Osmanlı Devletini terketmekmiydi ? Her ne kadar Amerikan hükümeti bunda samimide olsa, İngiltere ve Fransa’nın telkinleriyle bu her an değişebilirdi. Öyle ki Amerikan savaş gemilerinin Akdeniz sularına gelmesi Osmanlı Devletini tedirgin edicek ve Almanya ile birleşmesini engelliyecekti. Bu tehlikeyi gören Rüstem bey, Amerikan hükümetine, Amerikan gazeteleri aracılığıyla bir uyarı mesajı gönderdi. Yazısında İngilizlerin asıl hedeflerinin Amerikayı Avrupa savaşına çekmek olduğun belirten Rüstem bey, Amerikalılara Fransızların ve İngilizlerin tuzaklarına karşı uyanık ve dikatli olmaları uyarısında bulundu. Nedense bu samimi uyarı Wilson’ı çok kızdırdı. Wilson her ne kadar kızsada Rüstem bey haklıydı.

1914 yılında, Osmanlı Devleti, Amerikanın gündemini çok meşgul etmişti. Hemen hemen hergün Osmanlı Devleti ile ilgili haberler, Amerikan gazetelerinde yerini buluyordu. Özellikle Rüstem bey göreve başladıktan sonra, haber sayısı daha da arttı. Rüstem bey Osmanlı Devletini savunan demeçleriyle propagandaların önüne kesmeye çalıştı.

Sonuç olarak, olayları genel olarak incelediğimizde, Amerika Birleşik Devletleri’nin Birinci Dünya savaşı öncesi Osmanlı Devletine dostça yaklaşmadığını görüyoruz. Gerek düşman ülkelerin propagandaları, gerek Türk düşmanı Amerikalıların yaptıkları ve en önemlisi Amerika – Osmanlı savaşı çıkarmaya çalışan ve Amerika’yı Birinci Dünya Savaşına sokmaya çalışan Amerikan elçisi Morthangau’nun bunda rolü büyüktür. Bunların yanısıra Amerikan başkanı Wilson’ın da başkan seçilmesi Osmanlı Devleti için hayırlı olmamaştır. Her ne kadar barışçıl bir politika izlemeye çalışmış olsada, Başkan Wilson Osmanlı Devletinin bu barışçıl siyasetin dışında tutmuştur. Sonuç olarak Amerika Türk aleyhtarı bir politika izlemiş ve Osmanlı Devleti karşısında düşmanlarımızın tarafını tutmuştur. 84 yıllık iyi ilişkilerimiz bozulmuştur.

Kaynaklar :

· BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI HARBİ – Em. Alb. FAZIL KARLIDAĞ

– Kur. Alb. KANİ CİNER / Genel Kurmay Yayınları

  • MEYDAN LARUSS
  • BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI ARİFESİNDE AMERİKANIN TÜRKİYEYE KARŞI

TUTUMU - Dr MİNE EROL / Bilgi Basımevi