Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2008 Pazartesi

OSMANLI’DA EĞLENCE HAYATI

Osmanlı eğlenceleri, çoğunlukla yılın belli günleri olan muhteşem eğlencelerdir. Osmanlı eğlenceleri, görünüşte boş vakit geçirmek gibi olsa da önemli işlevlere sahiptir. Ekonomik, yenilenme ve birleştirici işlevlere sahip bir eğlence anlayışı Osmanlı’da mevcuttur.

Osmanlı’da üretimde bir birikim vardır. Geçici sürelerde mali birikimi ve enerji birikiminde dengelenme işleminin yapılması için harcama yapılması gerekiyordu.

Eğlencelerde dini ve sosyal yasakların ve baskının kaldırılması ve savurganlık yapılması özgür bir alan oluşturuyordu. Bu özgür alanda toplumun bir yenilenme, yeniden canlanma gibi önemli bir işlevini bulabiliriz. Eğlenceler topluca bir yenilenme tekniğidir. Bir çeşit yitik cennetin bulunmasıdır.

Osmanlı toplumu eğlencelerle bir araya gelip ve bir bütün olurlar. Eğlencelerde bireyler bir araya gelir, bireyler arasındaki sosyal bağlar güçlenirdi. Geleneklerin sürmesi, inançların tazelenmesi, değer yargılarının, törelerin kökleşmesine, toplumun bir üyesi olmanın verdiği mutluluk eğlenceleri bir sosyal aktivite haline getirmekteydi.

Spor şekline geçen eğlenceler, devamlı savaşan bir yapıya sahip olan Osmanlı insanlarının yeteneklerini koruyucu ve geliştirici bir rol oynamaktaydı. Böylece insanlar her zaman savaşa hazır muhteşem yetenekte süvariler olmaktaydı.

KARAGÖZ

Karagöz – Hacivad, Türk hayal oyunudur. Hacivad; kültürlü gerçek bir Türk, Karagöz; geveze ve tembeldi. Çok meşhur karagözcüler yetişmişti. Babadan oğula meşhur karagözcü aileler de vardır. Karagöz tipinin Orhan Gazi zamanında Bursa’da Şeyh Küşteri tarafından ortaya atıldığını, Hacivad tipinin de I. Sultan Mehmed’in veziri Yeşil Cami’nin büyük mimarı Hacı İvaz Paşa tarafından eklendiği tahmin edilmektedir.

ORTA OYUNU

Geleneksel, belirli senaryoya dayanmayan, tulûat esasında, geniş ölçüde taklitçilikle beslenmiş Türk tiyatrosudur. Romanya’ya kadar Balkan milletlerinin tiyatrolarının doğmasında derin tesirleri olmuştur. Orta oyununda kahramanlar Kavuklu ve Pişekar’dır. Kavuklu, Karagöz gibi geveze ve tembel. Pişekar, Hacivad gibi kültürlü ve zekidir. Orta oyununda kadın rollerinin “Zenne” denilen erkekler oynamaktadır.

Meddah da eski Türk eğlence hayatında mutlaka anılması gereken bir sanatkardır. Seanslar halinde uzun, romanımsı, bazen tarihi hikayeler anlatır. Fıkra anlatma sanatı başkadır. Güzel fıkra anlatan şahsiyetlerde yetişmiştir.

Osmanlı’da batı tarzında tiyatro da vardır. Bu zamanla batı tarzında Türk tiyatrosu şeklinde teşekkül etmiştir.

Teatral sayılabilecek diğer bir eğlence, maskaralıktır. Şenliklerde maskaralar, bilhassa devlet büyüklerini taklit ederek halkı güldürürlerdi. Yalnız padişah taklit edilemezdi.

CANBAZLAR VE BENZERİ SANATKARLAR

Can – baz, hokka – baz, sürahi – baz, kumar – baz, kase – baz, kuze – baz, zor – baz, kukla – baz, hayal – baz, hile – baz, sini – baz, şişe – baz, ateş – baz, kadeh – baz, kayış – baz, kağıt – baz, . . .

Bu adlar, Evliya Çelebi’nin eserinde olmakla beraber daha fazla türlerde bulunmaktadır. “Baz” Farsça’da ism – i faildir, “oynıyan” demektir. Dilimizde bugün tüm bu hünerleri yapan kişilere hokkabaz denerek dilimiz yozlaşmaya zorlanmıştır.

Türklerin, askerlikle ilgili olan hünerlerin ileri olması tabiidir. Türklerin hünerlerinin o zamanlarda Avrupa’da görülmediği bir gerçektir.

KAHVEHANE VE MEYHANELER

Kahvehaneler, tip tiptir. Fevkalade döşenmiş, kibar tabakaya mahsus olanlarında ilmi ve edebi sohbetler yapılırdı. Kahvehanelerde musiki de icra edilirdi. Para karşılığı olmayan dama nevinden oyunlar oynanması ve kukla oynatımı yaygındır. İlk kahvehaneler Kanuni döneminde açılmıştır. İçilen kahve Yemen’den gelmekteydi. Yemen de Türk eyaleti idi. Zamanla Amerika’dan gelen tütün de yayıldı. Zaman zaman kahvehaneler ve meyhaneler kapatılmış, hatta tütün yasağı konmuş, hepsi çok geçici olmuştur. Halkın memnuniyetsizliği ve itirazlar nedeniyle serbest bırakılmıştır. En meşhur yasak 1637’de IV. Murad’ın koyduğudur.

Kahve gibi kahvehane de Avrupa ve Amerika’ya Türk kültürünün miraslarıdır. Türk kahvehanesi, 16. yüzyılın ikinci yarısından bu yana kulüptür. Şairlerin, bestekarların, meddahların, ediblerin, subayların, ulemanın devam ettiği, çubukta tütün içtiği, kahve yudumladığı, politika, edebiyat konuştuğu, musiki dinlediği, insan tanıdığı yerdir. İngiliz kulüpleri gibi kadınlara kapalıdır. Yalnız içki yoktur. İçki içilebilen yere “meyhane” denmiştir ve kahvehaneler kadar nezih hale getirilmemiştir. Meyhaneler müslüman mahallelerinde açılamaz ve gayri müslimler tarafından işletilirdi. Fakat devam edenler arasında Türkler de çoktur.

MESİRELER

Bugün “piknik” denilen mesire zevki, fevkalade gelişmiştir. Zaman zaman bazı yerler moda olmuş, modası geçmiş, tekrar moda olmuştur. Kağıthane, modası geçmeyen mesireliklerdendir. Mesireler tatil günleri dolup taşardı. Boğaziçi de iki kıyısıyla muhteşem güzellikte bir mesirelikti. Yalılar ve sahil saraylar tabiatın bir parçası haline bürünecek şekilde inşa ediliyordu.

TATİL GÜNÜ CUMA DEĞİLDİ

Klasik Osmanlı devrinde belirli bir tatil günü yoktu. Her gün çalışan bir toplumdu. Bayramlarda tatil yapılırdı. Devletin Hristiyan tebaasının pazar, Musevi tebaasının cumartesi günleri tatil yaptığını gören hükümet; Türkler için de perşembe gününü tatil ilan etti. II. Mahmud bunu değiştirip 1826’da Cuma gününü tatil etti.

RAMAZAN EĞLENCELERİ

Eğlenmek için Osmanlı’da bir çok vesile vardı. Kurban ve Şeker bayramları, padişahın cûlus günleri, şehzade ve sultan doğumları, zafer kutlamaları, ordunun sefere çıkışları güzel birer örnektir. Fakat otuz gün Ramazan gecelerinde süren eğlenceler, en dikkate değerlerinden biridir.

Tophane’de toplar atılması, limandaki bütün gemilerin düdüklerini öttürmesi, kubbeler üzerinde ve minareler arasında mahyalar ve harikulade ışık gösterileri Ramazan ayının muhteşem gösterileriydi. Osmanlı halkı akşam ezanı okunduktan sonra çok neşeli bir hal alırdı.

SÜNNET DÜĞÜNÜ

Şehzadelerin sünnet düğünleri muhteşem bir ihtişam ve eğlence içinde vuku buluyorlardı. Halk gelip eğlenebilsin diye açık havada yapılıyordu. Şehzadelerle beraber pek çok çocuğun sünnet edilmesi eski adetti. Şehzadeye getirilen hediyeler, akıl almaz değerde ve çokluktaydı. Değerli hediyeler şehzadeye kalır, diğer hediyeler şehzadeyle sünnet olanlara dağıtılırdı. Şenlikler on iki gün on iki gece sürerdi.

Çocuklarla davetlileri eğlendirmek için zamanın bütün vasıtalarından istifade edilmişti. Canbazlar, orta oyunları, karagözler, hokkabazlar, tiyatro temsilleri, musiki...

Eğlencelerde halk hangi saatte olursa olsun gelip yemek yiyebiliyordu. İmparatorluğun bütün garnizonlarında Türk askerine ziyafet çekilirdi.

ŞENLİKLER

Şenlikler, büyük bir sosyal müessese idi. Padişah ve vezirler, halkı eğlendirmek, ona ikram etmek sosyal görevini yerine getirirlerdi.

Şenliklerde, bütün sosyal yapılışlar, bütün sanatlar harekete geçiriliyordu. Kuyumcudan ressama kadar her sanatkarın şenliklerde yeri vardı. Şenliklerde halkın eğlenmesine ehemmiyet verilmekteydi. Şenliklerde halka ziyafet çekilir ve çeşitli hünerlerle insanların eğlenmesi sağlanırdı.

Şenliklerde nahıl yapmak, dolaştırmak ve davetlilerle halka dağıtmak adeti, değişmez bir gelenektir.

Çeşitli hayvan figürleri, havai fişek gösterileriyle beraber sunulurdu. Konulu oyunlar, harb oyunları, fener gösterileri, hayvan oynatıcıları, zorbazlar, direk canbazları şenliklerin değişmez unsurlarıydı.

HARB OYUNLARI

Türk askerleri, bir savaşı gerçek gibi göstererek kendi aralarında savaşırlar ve halkı eğlendirirlerdi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nden gerçek kara ve deniz birlikleri kullanılır, maket kale, gemi ve diğer kartondan yapılmış maketler ele geçirilirdi.

AVCILIK

Türklerin binlerce yıllık sporu, avdı. Av, hem iktisadi bir ihtiyaca tekabül etmektedir, hem bir çeşit harb oyunudur, hem de nişancılık eğitimi için iyi bir spordur. Padişahların ava çıkması çok büyük bir kalabalıkla olurdu.

ATLI SPORLARI

Atlı sporlar tabiatıyla başta gelmektedir. Türkler fevkalade süvariydiler. Padişahların ve sadrazamların cirit gibi sporları yapmaları hiç yadırganmıyordu. Cirit oynamak çok tehlikeli olmasına rağmen çok büyük ilgi görüyordu.

Av dışında da çeşitli atlı sporlar çok revaçta idi. Biri “çevgan” denilen polo idi ki, bilindiği gibi, Hindistan Timuroğulları’ndan gören İngilizler, bu Türk sporunu bütün Batı’ya yaymışlardır.

Manialı ve maniasız, silah atarak veya silahsız at koşulları da, mühim Türk sporları arasındadır. Bu at yarışları sonunda “ödül” denilen mükafat verilmektedir. Padişah huzurunda yapılanların ödülleri büyüktür.

GÜREŞ

En eski milli Türk sporlarından biridir. 1362 Edirne fethi ile Kırkpınar cihan şampiyonluğu yarışları kurulmuştur.

Türk güreşinde puan, kötü puan falan yoktur. Rakibinin sırtını yere getiren galip sayılır. Edirne’de I. Murad’ın şehri fethinde kurduğu bir pehlivanlar tekkesi vardır. Burada pehlivanlar, bütün yıl güreşe çalışır, bütün oyunları öğrenirler. Bu spor kulübünün okçuluk, ciritçilik ve binicilik kısımları da vardır. Esasen imparatorluğun her yerinde böyle spor yapılan tekkeler bulunmaktadır.

OKÇULUK

Güreşte ve süvarilikte olduğu gibi okçulukta da Türkler, rakipsiz şekilde ve 20. Asıra kadar dünya birincisi idiler.

Okmeydanı, Türklerin spor ve askerlik kabiliyetlerini gösterdikleri yerlerden biriydi. Her pazartesi ve perşembe günleri burada halk önünde atışlar yapılırdı. Atışlarda halktan isteyen katılabilirdi. Padişahların bile buraya gelip atış yapmaları, ise büyük ehemmiyet verdiriyordu. 1200 adım uzağa ok atıp hedef vuran okçunun adına bir nişan taşı dikilirdi.

Mızrakla hedef vurmak ve delmek de aynı derecede maharet ve spor sayılıyordu. Ekseri atıcılar, hem mahir okçu, hem de mızrakçı idiler.

Ok, at üzerinde de atılıyordu. Ok ve mızrak nasıl sabit ve yerde atılıyorsa, at üzerinde dört nala oku ve mızrağı hedefe vurmakta ehemmiyet verilen bir sportif ve askeri hünerdir.

16 Mart 2008 Pazar

OSMANLIDA İMALAT SANAYİNİN GELİŞİMİ

Türkiye’nin sanayileşme hareketi Osmanlı İmparatorluğu zamanında başlamıştır.Batı Avrupa ülkelerinin henüz makineli bir üretim devrine girmediği XV-XVII’inci yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu, sanayi yönünden dünyanın ileri gitmiş ülkelerinden birisi kabul ediliyor ve bazı lüks maddeler hariç, genellikle bütün sanayi ürünleri İmparatorluk sınırları içinden karşılanıyordu.Özellikle, Lonca adı verilen ve imal edilen malların satış fiyatları ile satış yöntemlerini düzenleyen ve belirleyen yerel kuruluşlar sayesinde çinicilik, dokumacılık ve gemi yapımı gibi sanatlar çok ileri bir düzeye yükselmişti.Düzenli ve kontrollü bir biçimde yürütülen sanayi faaliyetleri sonunda üretilen tekstil ürünleri, silahlar, deri ve cam eşya dış piyasalara çok kolaylıkla ihraç ediliyor ve tersanelerde Venedikliler için savaş ve ticaret gemileri yapılıyordu.

Osmanlı İmparatorluğu devrinde göze çarpan sanayi faaliyetlerinin ulaştığı düzeyi kısaca şöyle belirtmek mümkündür:

· Kömür ve Tersane İşleri

Osmanlı İmparatorluğunda ilk fabrikalar II.Mahmut devrinde savaş sanayi ile başlamıştır.Bu devirde Sinop, İzmit, İstanbul tersanelerinde buharlı gemilerin yapıldığı ve bazı ahşap teknelerin Londra’ya götürülerek içine makine konulduğu gözlenebilmektedir.Ancak kurulan bu fabrikalar için kömüre duyulan gereksinim çok fazlaydı.Çünkü o zamana kadar dışarıdan getirilen kömür, bütçeden önemli bir payı dışarı akıtıyordu.Bu dönemde işletmeye açılan Ereğli Kömür İşletmeleri, Osmanlı sanayinde bir başlangıçtır.Türkiye’nin ilk kömür havzası 1829’da işletmeye açılmıştır.Aynı işletme giderek Evkafı Şahane’ye devredilmiş fakat kömür havzaları iyi işletildiği için Rum ve İngiliz işletmecilerine borç karşılığında işletilmek üzere kiraya verilmiştir.

· Savaş Sanayi

Osmanlı kendi gereksinmelerine yeterli bir savaş sanayine sahip olup, baruthaneler, top, küre yapan imalathaneler mevcuttu.Bunların hammaddesini sağlayan madenler de vardı ve işletilmekteydi.Fakat Osmanlı İmparatorluğunda asıl savaş sanayine geçiş Abdülaziz devrinde olmuştur.Zira, bu devirde Osmanlı İmparatorluğuyla İngiltere arasındaki siyasal ilişkiler savaş sanayine girişim için uygun bir ortam ortaya koyuyordu.Bunun sonucu olarak da ülkede tophane ve barut fabrikaları yapılmıştır.

· Dokuma Sanayi

Dokuma sanayinde, gene ordu gereksinmesini karşılamak için devlet sermayesiyle kurulan dokuma fabrikalarının yanı sıra eskiden kurulan bir takım fabrikalar da vardır.Örneğin; Hereke, Bakırköy fabrikaları gibi.Ancak bu fabrikaların rasyonel bir şekilde işletildiklerini söyleyebilmek mümkün değildir.Bu nedenle de bu fabrikalara karşın ordu gereksinmesi için dışardan mal getirilmeye devam edilmiştir.

· Maden Çıkarılması

Ülkedeki maden yataklarının büyük bir çoğunluğu yabancı sermaye tarafından işletilmekteydi.Örneğin; Zonguldak kömürleri, manganez ve krom madenleri gibi.Ancak yine de bu işletmeler imparatorluk ekonomisine katkıda bulunuyorlardı.

· Halı Sanayi

Büyük bir çoğunluğu yabancı sermaye tarafından işletilmesine karşın özel yerli sermayenin de mevcut olduğu bu kesim imparatorluk sanayinin en ileri gitmiş dallarından biriydi.

Fakat Osmanlı İmparatorluğunun sanayi ve teknik üstünlüğünü Batı Avrupa ülkelerine kabul ettirdiği devir ancak XIX’uncu yüzyılın başlarına kadar sürmüştür.”XVIII’inci yüzyılda İngiltere’de başlayan ve hızla diğer Batı Avrupa ülkelerine yayılan fabrika sanayi atılımına çeşitli ekonomik, sosyal ve siyasi nedenlerle ayak uyduramayınca sanayi faaliyetleri önce bir duraklama devresine girmiş sonra da Batı Avrupa ülkelerinin kapitalist ve büyük hacimli üretim düzeni karşısında imparatorluğun ev ve el imalatına dayanan küçük sanayi kuruluşları yavaş yavaş kapanmaya başlamıştır.”[1]

Bununla beraber, Osmanlı İmparatorluğunda sanayi faaliyetlerin gerileme ve zamanla çökmesi yalnız Batı Avrupa ülkelerinde makinenin üretime katılması ve dolayısıyla modern sanayinin doğuşu ve böylelikle küçük sanayi üretimiyle fabrika üretiminin rekabet edememesi değildir.İmparatorluğun o zamanlardaki durumunun ve yaşama koşullarının da küçük sanayinin çöküşü ve ortadan kalkışı üzerinde büyük etkisi olmuştur.Bu olumsuz nedenlerin başında da ”kapitülasyonlar” ile uygulanan yetersiz bir sanayi politikası bulunmaktadır. Yabancı ülkelerle imzalanan ticari anlaşmalar sonunda, yabancılara tanınan çeşitli hukuki ve ekonomik ayrıcalıkların oluşturduğu kapitülasyonlar, yalnız imparatorluğun siyasal yapısını yıpratmakla kalmamış aynı zamanda milli ekonomisine kadar etki edebilen bir olumsuzlukla, yabancı uyruklulara veya onların ortak ve adamlarına tanınan iç ve dış ticaret serbestisi sonucu yabancı kökenli malların bütün limanlardan ve vergi ödemeden ülkeye girmesine veya transit geçmesine izin verilmesi, devletin milli sanayisini korumadan tamamen yoksun bırakmış ve ülkeyi yalnız bir hammadde deposu ve Avrupa’nın pazarı haline getirmiştir.Örneğin; 1832-1902 yılları arasında yabancı kökenli mallarda %3-8 oranında gümrük vergisi uygulanıyor ve bu gibi mallar, yerli ürünlere uygulanan %12-50 oranındaki dahili vergiler dışında bırakılıyordu.

Kapitülasyonlar dışında Osmanlı İmparatorluğunda küçük sanayinin çöküşünü hazırlayan düğer nedenler:

Yabancıların yaptıkları reklamlar sonunda, Batı kültürünün de etkisiyle halkın zevklerinde meydana gelen değişiklikler ve bu nedenle yabancı mallara karşı olan talebin artması

Avrupa giysilerinin devlet tarafından resmen kabul edilmesi, fabrika sanayi imalatı olan Avrupa kumaşlarına ihtiyaç göstermiş, bu nedenle de İmparatorluğun önce pamuk sonra ipek sanayi büyük zarar görerek çok sayıdaki tesis hızla kapanmıştır.

Türkler daha çok askerlik, devlet memuriyeti, çiftçilik gibi işlerle uğraştıkları için, milli emek, fabrika sanayini kurabilecek ve devam ettirebilecek bir nitelik ve niceliğe ulaşamamış, bundan dolayı da teknolojik buluşlardan, sanayi bilgi ve deneylerden yararlanmak ve böylelikle küçük el sanayi kuruluşlarını büyük fabrika sanayi haline getirmek mümkün olmamıştır.

Sanayinin zorunlu kıldığı kredinin sağlanamaması ve bu krediyi sağlayacak milli bankaların bulunmaması

Başta kapitülasyonlar olmak üzere bütün bu nedenlerle Osmanlı İmparatorluğu sanayinin çöküşünü hızlandırırken bu duruma son verebilmek ve sanayi sektörüne yeni bir atılım kazandırabilmek için özellikle XIX’uncu yüzyılın ikinci yarısında bir takım tedbirlere başvurmuş ve bu amaçla 1863 yılında bir ”İslahi Sanayi Komisyonu” kurmuştur.Ancak kapitülasyonlar ve diğer nedenlerle komisyonca öngörülen yeni tedbirlerden ve çıkarılan sanayi kanunundan olumlu sonuçlar elde edilememiş, yeniden kurulmasına çaba harcanan fabrika sanayinin bir kısmı rantabl olmayan teşebbüsler halinde kalmış, diğer kısmıysa kısa zaman sonra faaliyetlerine son vererek kapanmışlardır.

XX’nci yüzyıla girildiği zaman Osmanlı İmparatorluğunda mevcut olan başlıca sanayi kuruluşları: Feshane, Hereke, Zeytinburnu dokuma fabrikaları, Beykoz deri ve postal fabrikası, savaş sanayi ile ilgili birkaç barut ve fişek fabrikası, Tophane ve tersane tesisleri, Ergani bakır, Eskişehir lületaşı maden işletmeleri...Ancak hemen eklemek gerekir ki bu kuruluşların birçoğu Cumhuriyet dönemine de devredilmiş ve bu dönemde de çeşitli gereksinmelerin karşılanmasında çok önemli roller oynamışlardır.Hatta bunların bazıları günümüzde bile faaliyet halindedir.Ancak bu oluş hiçbir zaman Osmanlı İmparatorluğundan Cumhuriyet dönemine söz konusu edilebilecek nitelik ve nicelikte sanayi kuruluşunun devredildiği anlamına gelemez.[2]

Kısa ve savaşla geçen Meşrutiyet devrinde sanayi alanında önemli bir çalışmanın yapıldığını görebilmek mümkün değildir.1913 yılında sanayi tesisi kurmak isteyenlere parasız hazine arsası vermek ve bunları bazı vergiler dışında tutmak amacıyla ”Teşvik-i Sanayi Kanunu” yürürlüğe konmuşsa da, 1914’de başlayan I.Dünya Savaşı nedeniyle bu kanundan faydalanabilmek ve yeni tesisler meydana getirebilmek mümkün olmamıştır.Bununla birlikte, 1914 I.Dünya Savaşı’nın kapitülasyonları fiilen sona erdirmesi üzerine sanayi alanında bir canlanmanın olabileceği ümidi uyandığı için 1915 yılında, İstanbul, İzmir, Bursa, Bandırma, İzmit, Uşak, ve Manisa gibi bazı kentlerde sanayinin mevcut durumunu saptama amacıyla bir sanayi sayımı yapılmış ve bu sayımın sonuçları ”1913-1315 Sanayi Tahriri” adı altında yayımlanmıştır.Sayıma konu olan kurumların dağılımı yukarıdaki grafikte gösterilmektedir.

Görüldüğü gibi sanayi grupları içersinde ilk sırayı gıda sanayi almakta, bunu sırasıyla dokuma ve kağıtçılık sanayi izlemekte en düşük pay ise kimya sanayine ait bulunmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu sanayindeki azınlık ve yabancı payları da bu sayım sonunda belli olmuştur.

Tabloda görüldüğü gibi, Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki sanayinin sermaye ve emek miktarının ancak, %15’i Türklerin elinde, diğerleriyse azınlık ve yabancı girişimcilerin elinde bulunuyordu.

1916 yılında koruyucu nitelikte yeni bir gümrük kanunu daha yürürlüğe konulmuş ve devletçe birtakım kalkınma tedbirleri alınmıştır.Fakat savaş içinde bulunulması ve savaşın kaynakları yitirmesi, teşebbüs edilen bütün tedbirlerden olumlu sonuçlar alınmasına olanak vermemiştir.

Kurtuluş Savaşı sonunda yeniden kurulan Türkiye Devleti ise Osmanlı İmparatorluğu’ndan yıkıntı halinde bir ülke devralmıştır.Sanayi faaliyetleri büyük ölçüde durmuş, sanayi tesisleriyse ilkel ve çökük bir görünümdeydi.Askeri ve siyasal zaferin Lozan’da onaylanmasına karşın ülkede sanayileşmeyi gerçekleştirebilecek nitelik ve nicelikte eleman olmadığı gibi bunların yetişmesine olanak verecek eğitim kurumları da mevcut değildi.Uzun yıllar sanayi ve ticari faaliyetleri elinde bulunduran azınlıklar Kurtuluş Savaşı’ndan sonra ülkeyi terketmiş, sanayi alanında çalışacak eleman bulması son derece güçleşmişti.Diğer yandan, kapitülasyonların ekonomi üzerindeki büyük ve yıkıcı etkisi unutulmadığı için yabancı sermayeden yararlanılması da düşünülmüyor ve sanayileşmenin gerçekleşmesi tamamiyle iç kaynaklara bağlı bir durum gösteriyordu.

OSMANLILARDA AİLE YAPISI

Aile hukuku, aile yapısının tarih içindeki evrimi, aile ile ilgili konular ; mutfak çocuk eğitimi , yaşlılık ,gençlik düğün ,doğum ölüm gelenekleri toplumları yakından ilgilendirir. Aile yapısının üniversal boyutları vardır ancak ulusal ve bölgesel yönleri ağır basar ve aile,bir kültürel çevreye ait olmayı yansıtan kurumdur.Bizim ülkemizde bu açıdan Akdeniz ve Ortadoğu ülkeleriyle bir kültürel çevre teşkil eder.

Aile bir toplumun en muhafazakar, az değişen kurumlarından biridir ve şimdi bu asırda değişmektedir.bu değişme sebebiyle yazar “aile” kurumunun bir tarihçinin araştırmalarında konu olması gerektiğini düşünmektedir.Bu nedenle Osmanlı toplumunda aile yapısı üzerine yazdığı makaleleri yeniden ele alıp düzenlemeyi uygun görmüştür.

Yazar kitabında öncelikle Osmanlı ailesinin toplumsal çerçevesini genel hatlarıyla açıklamıştır.Daha sonra Osmanlı hanedanı ailesinin dini ve fiziki ortamları üzerinde durmuştur.Bunların ardından ailenin hukuki temeli ve günlük yaşamı ile ilgili makalelerini bir araya getirmiştir.Son olarak da 19 yy ile birlikte aile yapısında gerçekleşen değişim ve Türkiye’de aile yapısı üzerindeki yansımalara değinerek kitabını sonlandırmıştır.

OSMALI AİLESİNİN TOPLUMSAL ÇERÇEVESİ

“Osmanlı Ailesi” çok geniş içerikli bir kavramdır.Bu kavramın içinde her şeyden önce imparatorluğu yöneten “hanedan” vardır .Osmanlı içindeki hukuki farklılaşmaya rağmen tarihi-kültürel doku, imparatorluğun her dinden halklarını aile yaşamları ile birbirine benzeştiriyordu.Bunda Osmanlı kadar Osmanlı öncesinin de payı vardır.

Osmanlı ailesi yaşadığı mekan bakımından göz atılırsa bu topluluğun halkının birbirinin kefili olduğu göze çarpar.Bu mekanlar köyler veya mahallelerdir.Bu fiziki ortamı oluşturur.Ayrıca üç kuşağın bir arada yaşadığı ,ama aynı zamanda bir hukuki ve mali birim olan “hane” kavramı da önem taşımaktadır.

Günlük yaşam ve üretimde Osmanlı ailesi ,çekirdek ailenin yaşam kalıplarından çok büyük ailenin yaşam ve üretim kalıplarına uymaya meyillidir.Zaten geleneksel köyler ve şehirlerde çekirdek aile ,hayatın sürdürülmesi için uygun bir aile tipi değildir.Ailenin üretimi yıllık tüketim stoklarının hazırlanması ,kırsal alandaki iş bölümü ailenin güvenliğinin sağlanması bakımından üç kuşağın bir arada barınması gerekir.Bu kültür mirasının aktarımı içinde gereklidir.Genellikle hane halklarının ikamet ettiği hane tipleri de birkaç kuşağı barındırmaya müsaittir.Avlu etrafında yer alan odalar veya küçük binalarda geniş aile bireyleri yaşar ;aile içi eğitimde çocukların eğitimi kuşaklar tarafından yerine getirilir.Tüketime yönelik malzeme yiyecek,giyecek ile organik bir bağ içindedir.

Ancak bu yapı İstanbul , Selanik ,İzmir gibi büyük liman şehirlerinde daha değişikti.Çekirdek aile tipi daha yaygındı.Coğrafyaya ,yetiştirilen hayvana ve askeri yapıya göre aşiretler arasında farklılıklar olsa da şehirlerde ve köylerdeki aile tipi dinlere göre farklılık arz etmediği için “Osmanlı ailesi” kavramı altında inceliyoruz .Müslim ve gayrimüslimler arasında önemli yaşam farkı ve aile yapısında akrabalık ilişkilerinde derin ayrılıklar olduğu konusundaki yaygın yanlış kanaattir.Millet sistemi farklı dinden insanların evlilik ve akrabalık kurarak kaynaşmasına manidir ve her halk kendi kampında yaşamıştır ama kültürel etkileşim ve hayatın temel kurumlarındaki ortaklık şaşılacak derecede yüksekti.

AİLENİN DİNİ AİDİYYET ORTAM OLARAK “MİLLET” SİSTEMİ

Osmanlı devleti bir Müslüman devletti ve son İslam imparatorluğu olma vasfını taşımaktadır.Gayrimüslimler bu imparatorluk altında himaye altındadır.

Kılık kıyafet ayrımı ve ayrı mahallelerde oturma zorunlulukları gayrimüslimlerde benimsemişlerdir.Gayrimüslim halk için Müslümanlara karışmama ,dini bu yolla

2

devam ettirme söz konusudur .Bu nokta önemlidir zira Osmanlıdaki millet biçiminde teşkilatlanma ve ferdin bu kesimdeki aidiyeti

Modern dünyadaki azınlık statüsü ve psikolojisinden hem objektif hem de sübjektif esasları itibariyle farklıdır.

“Millet” sözü dini bir aidiyeti ifade eder Osmanlı nizamında fert doğduğu millet kompartımanının içinde o cemaatin otoritesine bağlı olarak yaşar,ancak ihtida ederse bu kompartımanı değiştirirdi.Millet ulus anlamında bir kavram olmayıp bir içtimai teşkilatlanma ,bir ruh hali ve tabanın birbirine bakışını ifade eder.Cemaatler arasındaki ilişki azdır,çatışma azdır ama gerilim devamlı vardır .Çekişme rekabet eğilimi Osmanlı cemiyetinde son asırdaki uluslaşma ve modernleşme ile başlamıştır.

19. asırda her dinden bir gurup genç imparatorluğun eğitim müesseselerinde bütün diğer insanlarla birlikte eğitilmiş,bürokrasiye girmiş yükselmiş ve Osmanlı seçkinleri içinde yer almışken ;bir gurup bu sürecin dışında kalmış, ulusça akımlar ve çalışmalara katılmış,diğer kalabalık üçüncü grup ise asırlardan beri sürdürdüğü hayatı köylü ve şehirli zanaatkar ve esnaf olarak devam ettirmiştir.

AİLENİN FİZİK ORTAMI : MAHALLE

Osmanlı mahallesi geleneksel kentin bir kesimidir,yani kapalı bir cemaatin yerleşmesi olarak kendini gösterir .Geleneksel yerleşme savunma ve iklim koşullarına karşı koyabilme nedeniyle üst üste inşa edilmiş bitişik nizam binalarından ,serinlik ve havalandırmayı sağlayan dar sokak ve dehlizlerden oluşur .Ama önemli olan iklim ve coğrafyaya göre biçimlenen fiziki doku değildir ,mahalle bir içtimai kültürel biçimdir ve birbirini tanıyan ve birbirlerine kefil olan hanelerden oluşur.bunu önemi ise mahalle ve köy halkının birbirine yabancılaşmış sosyal ve hukuki yönden bağımsız hanelerden oluşmasını önler,birey ailesi gibi yaşadığı mahallenin de bir üyesidir.18yy ve hatta 19 yy başlarında büyük şehirlerin mahallelerinde bile toplumsal sınıflaşmaya göre biçimlenmiş belirli bir mekan farklılaşması yoktur.Dinsel farklılık hariç ,dil ve etnik farklılık önemli değildir , imparatorluğun her sınıf ve her bölgesinden insanlar belirli kurallar ve etiket çerçevesinde yaşarlar .Mahalle mescidi ve kahvehane bir toplantı ve tartışma mahalli olup kamuoyunun oluştuğu merkezlerdir.

Aslında burada üzerinde durulmak istenen konu mahallenin hukuki varlığından çok ;kültürel içtimai bir birim olduğudur.

TOPLUMSAL TABAKALARI İTİBARİYLE OSMANLI AİLESİ

Osmanlı toplumunda yasal olarak kabul edilen ,irsi bir aristokrasi yoktur.Sosyolojik kavramlar çerçevesinde üretici ve denetici veya yönetici ve yönetilen sınıfla mevcuttur.Ortaya çıkan güçlü derebeyi ve ayanlar ise kısa zamanda silinmiştir.Kapalı kastlar veya imtiyazlı sınıfları devam ettiren evlilik düzeni , evlilikle doğan soyluluk imtiyazları veya irsi haklar söz konusu değildir.Devleti yöneten hanedanın evi olan “Harem” ise özgün bir müessesedir.Osman oğulları sülalesinin hakimiyet kalıpları da özgündür.Hanedanın azalığı , evlilik kuralları , padişah çocuklarının ve soyun devamı için geliştirilen usul ve adetler Osman oğulları hanedanına özgün kurallardır.Altı asır boyunca hiç kimse Osman oğulları ailesini uzaklaştırmayı ve tahtlarına gelmeyi düşünmedi , böyle düşünenlerden sırf hükümdarlar değil etraftaki halk da hoşlanmadı.hakimiyet Osman oğullarınındı.

Osmanlılar onaltıncı asırdan sonra doğulu Müslüman hanedanlarla evlilik bağı kurmadılar.Padişah oğulları cariyelerle evlendi , padişah kızları da yabancı veya yerli hanedanlardan olmayan devşirme paşalar veya halktan çıkan rütbe sahipleriyle evlendiler.Osman oğulları ailesinin yaşadığı mekan olan saray hanedan azasının ilişkileri ve Harem-i hümayun halkının , sultanların yaşam ve eğitimi , 19.yy da büyük

3

gelişme ve değişim geçirdi.Osmanlı sarayı elli yıldan kısa bir süre içinde şaşılacak bir hızla değişen dünyanın diplomasisine ve protokol şartlarına uyum sağlamakta, hanedan mensupları ve saray hizmetlileri bünyesel bir değişiklik geçirmekte ama bu arada klasik Osmanlı saray teşkilatının bazı temel müessese ve ananatı da kendini koruyabilmektedir.

Osmanlı toplumunun seçkin zümresi ilmi gücünden elde etmiş olan ulema aileleridir.ulema sınıfı hiyerarşiye bağlanan bir eğitimden gerçek belli bir bürokratik hiyerarşiye göre terfi etmektedir.17. ve 18. yüzyıllarda ilmiye aileleri gerçekten irsiyet kazanmış hanedanlar haline dönüşmüştür.Osmanlının modernleşmesinde üst sınıf ilmiye üyelerinin daha çok merkezi devlet paralelinde hareket etmeleri de dikkate değer bir konudur. Onlar diğer toprak sahibi nüfuzlu grupla birleşip merkezi devlete uyum sağladıkları görülmüştür.Yine Osmanlı ilmiye sınıfının servet , eğitim ve görgü sahibi bir sınıf olması dolayısıyla bu sınıf kadınlarının da modernleşme hareketlerinde öncü rol üstlenmeleri doğal karşılanmalıdır görüşü yaygındır.

AİLENİN HUKUKİ TEMELİ

Yazar bu bölümde aile hukukunu araştırırken sadece büyük merkezleri değil aynı zamanda eski köy ve aşiret yapısını muhafaza eden diğer küçük yerleşmelerde rastlanan hukuki uygulamaları da dikkate almak gerektiğini anlatmaktadır.Örneğin kız tarafına damat adayının “mehr” adı altında bir para ödediği görülüyor.Bu olay sadece Türkiye’ye yada diğer Arap ve İslam ülkelerine mahsus değildir.evlilikte bu tür para ödemeler veya taraflardan birinin maddi istismarı bütün geleneksel-kırsal toplumlarda rastlanan bir özelliktir.

İslam hukukuna göre mehr’in mutlaka verilmesi gerekir ve İslam hukuku mehr konusunu evlenen kız lehine düzenlemiştir.Ancak toplum yapısının bu gibi düzenlemeleri ne derece kabullendiği tartışılır.imparatorlukta ilk bakışta bölgeden bölgeye, şehirden şehre ;aynı şehirde mahalleden mahalleye farklı renkler ve adetler göze çarpsa da genelde Akdeniz dünyasının binlerce yıllık bir ortak kültür çevrisi olduğu gerçeğinden diyebiliriz.Bu kültürel çevre bir aile tipi ortaya çıkarmıştır.Ancak 150 yıldır metropolleşen ve kentleşen dünyada eski yapılar değişime uğramakta ve aslında bu değişim ülkelerde ve toplumlarda benzerlikler ve paralellikler taşımaktadır.Geçen zaman ve kentleşme Osmanlı toplumunda da aileyi ve ilişkiler sistemini değiştirmiştir.19 yy İstanbul ailesi her ne kadar bu günkü modern aile tipinden farklıysa da aile yapısının temelden değişmeye başladığı açıktır.

EVLENME

Bir çok geleneksel toplumda olduğu gibi Osmanlı toplumunda da ayrı dinden gruplar arasında evlenme pek azdı.Geleneksel ailenin yapısı içinde en önemli üye kadındır.Fakat gerek aile içindeki gerekse toplumdaki statüsü , üretim fonksiyonu ile orantılı değildir.Kadının aile ve toplum içindeki konumu çocuklarının sayısı ve yaşlılık ile yükselir.Geleneksel toplumda kadının özgürlüğü söz konusu değildi.yine üretim sürecine kendi özgün kararıyla katılmadığı için bu toplumda erkeğin özgürlüğünden söz etmekte mümkün değildir.Ancak kadının ailenin erkeklerine bağımlılığı ,evlilikten sonrada devam eder ve kırsal kesimdeki kadın; şehirdeki hemcinsinin aksine bir aileden diğerine transfer edilen üretim unsuru konumundadır.

Osmanlı imparatorluğunda şer’i hukukun , özellikle kamusal alanda ve toprak düzenine ilişkin işlemlerde yerini geniş ölçüde örfi hukuka bıraktığını biliyoruz . Bugünkü ayrıma göre özel hukuk alanına giren düzenlemelerin ise şer’i hukuka bırakıldığı fikri yaygınsa da yazar aynı kanaatte değildir.özellikle aileye ilişkin ,evlenme boşanma gibi konularda şer’i hükümlerin dışına çıkıldığı anlaşılmaktadır.

4

Farklı uygulama daha çok yerel örf ve adetin etkisinden dolayı olmaktadır.

Görünen o ki Osmanlı kadısı tayin edildiği ve kısa müddet kaldığı bölgelerde mutlaka şer’i hukuk kurallarını ısrarla uygulamaz.Büyük çelişki yoksa örf ve adete iltifat eder ve yerel geleneklerle çatışmaktan kaçınır.

EVLİLİK DIŞI İLŞKİLER

Bütün geleneksel toplumlarda olduğu gibi 16.yy Omsalı toplumunda da evlilik dışı ilişkiler, çocuk doğurmak gibi olaylar tepki ile karşılanıyordu .Aslında genel olarak dünya üzerinde toplumların ortak tutumu bu yönde idi.Ancak bu konuda 16.yy Osmanlı toplumunun eski doğu toplumlarının katı ceza uygulamasını terk ettiğini söylemek gerekir.

Babasız çocuk doğuran veya nikahsız yaşayan kandınlar toplumca hoş karşılanmamış, şehrin asayiş amirinin gözetimine bırakılmışlardı.Örneğin 16.yy sonlarında taşrada da bu gibi kadınların derhal subaşına teslim edildiklerini görüyoruz.Osmanlı şehirlerinde konut bölgesinde bekar,Nüfusun bulundurulmamasına gayret edilirdi.Büyük şehir İstanbul da bile ,çalışmak için gelen bekar erkek nüfusun merkezi iş bölgesindeki bekar hanlarında barındırıldığı ve bir tür gözetim altında tutulduğu, hele mahallelerdeki münferit bekarların mutlaka ayrı kaydedildiği görülmektedir.

AİLEDE ÖLÜM

Ölüm cemaati harekete geçiren, bireyin kaçınılmaz sonudur.Burada da dinler ve mezhepler arasında fark vardı. Kilisenin kutsamadığı birinin cenazesi Hıristiyanlar arasında bir sorundu.Müslümanlar ve Yahudiler arasında ise böyle bir aforoz söz konusu olmazdı.Dürziler için ölüm yeniden dirilişti,cenaze cemaatin mutlaka katılması ve desteği gereken bir başlangıca yolculuktu.Osmanlı toplumunda ölüm aile mensuplarını,akrabayı ama her şeyden önce mahalle halkını ilgilendiren bir olaydı.Osmanlı devirlerinde ölüm vakası bugünkü gibi tıbben bir hekim tarafından gözden geçirilip tasdik edilmezdi.Ölümün ve defnin olağan olduğuna cemaat şahitlik eder ve cenazeyi kaldırmakla bunu tasdik ederdi.cenaze evinin ,tören ve duanın örgütlenmesi;hane halkı ve misafirlerin ağırlanması,dua ve cenaze yemeği her dinden Osmanlıları birbirine bağlayan müşterek adetlerdi.

AİLEDE MİRAS

Miras İslam hukukunun bugün dahi en kalıcı öte yandan da en çeşitli içtihat ve yorumlara konu olan bölümüdür.Özellikle 1926 da Kanun-u Medeni’nin İsviçre kaynağının Türkiye’de kabulü İslam aleminde de aile hukuku alanında önemli veya önemsiz yeni yorum ,farklılık ve tartışmalar getirmiştir.

Osmanlı cemiyetinde ve ailesinde miras dini farklara göre taksim edilir.Müslüman ailede kız çocuğa verilen hisse erkek evladının yarısı kadardır.Muris olmak veya varis olmak serbest iradeye bağlı değildir.Kanuni mirasçıların korunmuş hakları vardır.

ÇOK EŞLİLİK

Müslüman Osmanlı ailesinin çok eşli bir düzene dayandığı yaygın bir düşüncedir,fakat yanlıştır.Osmanlı cemiyetinde poligami hoş karşılanmaz.Gelir grupları ve toplumsal konumları yakın eşlerin kurduğu yuvada kuma getirilmesi mümkün değildir.Gelir düzeyi düşük geniş halk kesiminde ise bütün bir kurumun yerleşmesi zaten mümkün değildir.

Çok eşlilik saygıyla karşılanan bir uygulama değildir ve mesela kuzey Türkleri arasında yoktur, Rumeli’de de hemen hiç görülmez.Anadolu’da da yaygın olduğu

5

söylenemez,dar bir zümreye has olgudur.Eski dönemlerde çok eşli evliliğin sayı ve oranını tespit mümkün değildir,fakat nüfus kayıtlarının daha mükemmel tutulduğu 19.yy İstanbul’u gibi yerlerde çokeşlilik oranını saptamak mümkün oluyordu.

AİLENİN GÜNLÜK YAŞAMI

Osmanlı toplumunda ailenin günlük yaşamı, her yerde her zaman olduğu gibi çocukların eğitimi ve beslenmesi,karı koca ilişkileri ve hayatın yükünün paylaşılması,evin idaresi,sağlık ve beslenme sorunlarının çözülmesi ve gündelik uygulaması etrafında oluşur.Bu sorunların çözümü ve gündelik uygulamaya konuşu aynı zamanda bir toplumun kültürel hayatı ve kurumlarını oluşturur.

AİLEDE ÇOCUK

20-30 kişilik ailelere de rastlanmasına rağmen Osmanlı ailelerinin ise tıpkı Bizans’taki gibi temelde çekirdek aile özelliğini gösterdiği anlaşılıyor. Ancak kırsal ve kentsel yapı arasındaki fark ise daha çok çocuk ve geniş aile tipinin kırsal alanda daha çok tespit edilmiş olmasıdır.

Osmanlı ailesinde çocuk, babanın hukuki denetimi velayeti altındadır. Çocuğun eğitimi aile içinde ön planda anneye ve büyük anneye aittir.Bu nedenle modernleşme döneminde yazarlar kadının; yani annenin eğitimli olmasının üzerinde önemle durmuşlardır. Hiç kuşkusuz, ailenin geleceğine yönelik ana unsuru ve tüm kültürel ekonomik faaliyetlerinin amacı çocuklardır.toplumun geleceği nasıl inşa ediliyor, hangi kültürel kalıplarla idame-i hayat ettiriliyor ve üretim süreci için nasıl hazırlanıyor;bir uygarlığın kendisi hakkında sorulan suallere vereceği en iyi cevap bu görünümdür.Osmanlı ailesini anlamak ve bugünkü gelişmeleri belirleyebilmek açısından ele alınması gereken konular çocuk edebiyatı ve çocuk eğitimidir.

Bir gerçek var ki dünkü toplumda aile ve cemaatin ağırlığını üstünde hisseden çocuk,bugünkü toplumda başka bir atmosferin ve dünyanın üyesidir.Pedagojik değişimin 19. yy.da ortaya çıkışı gözlenmiştir.ancak bütün geleneksel toplumlarda olduğu gibi çocuğa verilecek ilk eğitim dinidir.Ayrıca onun toplumsal kültüre uyumunu sağlayacak iki davranışının,itaat ve edebin öğretilmesidir.19 ve20. yüzyılın modern ve modernleşen devleti,eğitimi düzenlemeyi model yurttaşı yaratmak için gerekli görmüştür.

19yy politikaları,Osmanlı toplumunun klasik dönemdeki çocuk tipini ve çocuk eğitimini üst-orta tabakada değiştirmeye başlamasını gerektirmiştir.

ÇOCUK EĞİTİMİ VE DEĞİŞMESİ

Osmanlı modernleşmesi içinde çocuk eğitimi hem değişen,hem değişmeyen bir alandır ve 19yynin Batı Avrupa eğitimleriyle karşılaştırılamaz.Çocuk ailesinin ve cemaatinin geleneksel sözlü kalıpları içinde eğitimine devam etti.Gerçekte çocuk eğitimi ve çocuğa yönelik edebiyat,bir tarih ve toplum bilincinin ürünüdür.Çocuğun eğitimi üzerinde konuşmak ve düşünmek çağlar boyu her toplumda rastlanan bir konudur.Ama “Rönesans insanı” dediğimiz toplum ve insanın değişirliği bilincine ulaşmış tarihsel tip,çocuğun eğitimine ve çocuk edebiyatına da bu değiştirme süreci açısından yaklaşmıştır.Türkiye bu anlamdaki bir çocuk edebiyatına ve eğitimine,ancak son 150 yılda eğilmiştir.

TOPLUMSAL ALANDA KADIN VE ERKEK VEYA KARI-KOCA

Osmanlı toplumunda olmayan unsur kadınla erkeğin beraberliğidir.İki cinsiyetin diyalogu ,kadınla erkeğin beraberliği bu toplumda yoktu.Geçmişte bu toplumda kadınlar ve erkekler ayrı eğleniyorlardı.Orta oyunu oynanır,karagöz seyredilir,fasıllar dinlenir,taklitler yapılırdı.Kadınlar hamamlarda ve mesire yerlerindeydi ve hep erkek veya hep kadın cemiyeti olarak ayrı törenler,ayrı eğlenceler tertip ediliyordu.Kapalı kompartımanlar halinde yaşam devam ediyordu.

6

AİLENİN TÜKETİMİ

Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşam düzeyi ve kültürü açısından birbirine çok benzeyen aile türleri vardı.Bir ailenin oturduğu ev mali vaziyetine göre düzenlenir. Coğrafyaya göre de mimari fark ederdi.Ama Türk hayatında özgün bir yeri olan alandı.

Osmanlı hayatında tüketim kısıtlı idi.Örneğin “Ayna” lüks eşyadan sayılırdı. Osmanlı ailesi demek mümkün olduğunca tükettiğini kendi üreten bir birimdi.Ailenin kadınları yüksek düzeyde bir üretim faaliyetlerinde bulunuyorlardı.18.yy da ki dış ticaretin artışı bazı kentleri zenginlik getirmişti ve bazı merkezler zenginleşmiş ilginç mimari eserler ortaya çıkmıştır Bursa, Selanik ,İzmir ,Beyrut gibi.Fakat bu arada muhafazakar ve kanaatkar şehirlerde vardır Ankara gibi.

İmparatorlukta ,başkentten taşralara kitap, dergi gibi yayınlar fazla akmıyor,düzenli okuyucu ,düzenli bir kültür akışı görülmüyordur.aile hayatı ile ilgili birkaç ayrıntıya daha değinmekte fayda var.bunlardan ilki aile hizmetlileridir.Çok fakir olmadıkça ora sınıf halkın dahi evinde evin de yardımcılar vardı.Kölelik Osmanlı imparatorluğunda bir üretim gücü değildi.Türk mutfağında Türk aile yaşamının ve kültürünün en önemli kurumudur.Türk mutfağı bir imparatorluğun mutfağıdır, içinde değişik iklimlerden ve kavimlerden esintiler ve unsurlar vardır ve bazılarının sandığı gibi sadece İstanbul ve Rumeli’den ibaret değildir.Karadeniz’den Akdeniz’e orta Anadolu’dan Trakya’ya Kırım’dan Girit’e bütün Osmanlı ülkesinde bir mutfak zenginliği vardır.

19 YÜZYIL AİLE YAPISINDA DÖNÜŞÜM

Devlet erkanının Tanzimat dönüşümü ile ne toplumu ne aileyi nede bireyi düşündüğü söylenebilir.sadece idarede dönüşüm 19. asrın modern devleti ailenin iktisadi ,kültürel yapısını sağlamlaştırmayı, gençlerin eğitimini yönlendirmeyi, çocuk ve kadının hukukunu korumayı vazife ediniyor ve buna yönelik tedbirler almayı istiyordu.

Devlet her ne kadar gerçekleşeceği belirsiz olsa da toplumun nasıl yaşadığını öğrenmek istiyor ferdin hayatına inmek onu tanımak ve hayatını iyileştirmek, geliştirmek niyetindedir.Ailenin hukuku Osmanlı cemiyetinde en son değişebilecek en mukaddes, daha doğrusu en kapalı olandır.Osmanlı hukuk reformlarının gerekçeleri , dış dünyaya karşı diplomatik temsil meselesine uyum ve dış ticaret uygulamalarıdır. Bu nedenle mevcut hukuki yapıdaki değişme ve düzenlemeler bu alanlarda başlayıp mali ıslahat nedeniyle idari mevzuata sıçrayacaktır.Hukuk düzeni,kendini içten içe kemiren ve deyişimi hazırlayan bir düşünce sistemi ve prensipler bütünüdür.

19yy dünyasının koşulları içersinde merkeziyetçi ve bürokratik yapıya ve bu tür bir yönetimin gereği olan standart,derlenmiş bir hukuki mevzuata sahip olması kaçınılmaz olan Osmanlı imparatorluğu modernleşmenin ilk adımlarını askeri mekteplerdeki ıslahatla beraber hukuk alanında atmıştır.İmparatorluk dünyanın yeni ekonomik düzenine ayak uydurmak için ilk önce Fransız ticaret kanununu kabul etti.yargı usulünde de nizami mahkemelerin kurulup yargı alanının günden güne şer’i mahkemeler aleyhine genişlemesi Tanzimat tan sonra görülen bir gelişmedir.

Avrupalılaşan Osmanlı yargı düzeninde istinaf ve temyiz gibi müesseselerle, mahkemeler bir hiyerarşiye bağlanıyor ve bir tür denetim geliyordu.Kadı’nın hukuken tek otorite olduğu İslami sistemden oldukça uzaklaşılmıştır.

7

MODERN AİLE ÖZLEMİ

19. yüzyılın sonunda bir modern aile tipine özlem başladı. Ailede fakirlik , halen cariyeliğin sürmesi , kadınların cehaleti , nedeniyle ortaya çıkan bu gibi özlemler değişikliği teşvik ediyor ,sorunların tartışılmasına sebep oluyor , ama öte taraftan da gerçeği görmeyi ve gerçekçi bir yaklaşımla geleceği planlamayı da önlüyordu. II.Meşrutiyet döneminde modernleşmeci fikir akımları ve siyasal girişimler aile ve evlilik kurumuna da dikkatle eğilmekte, yöneticiler hukukçular ve düşünürler arasındaki tartışmalar olmakta ve devrin romancılığı, Türk kadınının sorunlarını didaktik bir üslupla ele almaktaydı.Türkiye bütün Ortadoğu’da son yüzyılın ekonomik yönden en hızlı değişim geçiren ülkesidir. Bu değişimde sadece tarımsal-sınai gelişme değil; önemli ölçüde hukuk reformları , sosyo-kültürel reformlar da etkin olmuştur. Modernleşen Türkiye’de ailenin geçirdiği yapısal değişimi bilmek bu nedenle evrensel bir anlam taşır.

20.yüzyılda toplumsal gelişme kadar, değişme ideolojisi de değişmeyi hızlandırmış ve iktisadi refah ve şehirleşme ve kadın-erkek ilişkileri de eski çizgilerini kaybetmeye başlamıştır.

Türk ailesi sosyolojik değişim geçirmektedir. Toplumsal değişimin getirdiği zorlamalar kadar; kültürel ve dünya görüşü kalıplarının değişimi ve bireylere sunumu ile de büyük aile yıpranmaktadır.

20.yüzyıl sonunda Türk ailesi çocukların eğitimine fizik anlamda yetiştirilmesine ,tüketimine geçmişte olduğundan çok daha fazla önem vermektedir. Nüfus artışının azalmasına rağmen 21. asrın ortalarında faal nüfusu ve dinamik gençliğimiz ile olumlu bir konumda olacağız. Zira Osmanlı’dan bu yana toplumumuz ve ailemiz en önemli görevini büyük başarıyla yerine getirmiş, savaşlar, iktisadi sıkıntılar, salgın hastalıklar zincirini kırarak Türk tarihine sağlıklı ve dinamik nesiller yetiştirmiştir.

SONUÇ:

Osmanlı ailesi 18.-19.yüzyıl İstanbul’unda çekirdek bir ailedir.bir önceki kuşak hane içinde bulunabilir , ama kural değildir. Küçük şehir ve köylerde büyük aile ve sülale hakimdir.19.yüzyıl sonu 20.yüzyıl başında ise artık İstanbul ailesinin çekirdek aileden oluştuğu ve İstanbul nüfusunun doğumla artmadığı son araştırmalarla ortaya çıkıyordu.Kuşkusuz ki Tanzimat dönemiyle başlayan hukuk reformları aile konusuna da yansımıştır.

Toplum kendi geleneklerini hukuki metinlere uydurmakta ve bir ölçüde geleneklerini de kanun koyucuya kabul ettirmektedir. Ancak gelenek de değişmektedir ve bu değişime de hukukçu yön verebilir. Nitekim bizim tarihimizde hukukun bunu önemli ölçüde başardığını da söylemek mümkündür.

Aile üniversal özellikleri olan bir kurumdur, ama onun yerel renkleri de bu özellikleri kadar önemlidir.

8

YORUM

Yazarın bu eseri herkese ve her yaştan okuyucuya hitap edebilecek nitelikte olmayıp,belirli bir bilgi birikimine ve öngörüye sahip insanların okuyup yorumlayabileceği çok geniş kapsamlı ve konuları derinlemesine irdelenmiş Osmanlı toplumunda aile konusu içeriği bakımından tüm ince ayrıntıları içeren nitelikte olup her türlü ayrıntılı bilgilere ulaşılabilecek bir kaynaktır. Gerek bölümlere ayrılış ve inceleniş bakımından bir ders kitabı niteliğini barındırmakla birlikte olayların sosyolojik bakımdan da yorumlanması ve algılanmasına olanak sağlamaktadır. Kitabın konu ile ilgili tam bir tarihi analiz olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz , zaten yazarın bilimsel kimliği dolayısıyla da bunun aksini düşünmek mümkün değildir. Tüm bilgi birikimini, araştırmalarını aktarmıştır. Anlatılanlarla ilgili çok örnek kullanımı da aslında kitabın konuya hakim insanlar açısından kesinlikle olumlu bir yapıya sahip olduğunu gösterse de bazı bölümlerde gereğinden fazla gibi görünmekle birlikte okuyucuyu yorduğu da söylenebilir. Bunun yanında okuyucunun belli oranda tarihi terminolojiye sahip olması gereken durumlar da vardır. Ancak kitabı okurken yine de bunun en aza indirilmeye çalışılıp gerekli açıklamaklara yer verildiğini de gözden kaçırmamak gerekir. Yine kitabın başvurulan ve yararlanılan arşiv evrakı bölümünü de göz önünde tutarsak böylece yazarın bakış açısından elindeki envanterlerin kullanılışı ve bir araya getirilişi ve buna yazarın bilimsel kimliğinin ve bilgi birikiminin eklenmesiyle bu kitabının ve diğer eserlerinin ortaya çıkışı hakkında daha çok bilgi sahibi olma şansına sahip olabiliriz. Tüm bunlara ek olarak yazarın kişiliği ve eserleri ile ilgili olarak Murat Bardakçı tarafından 2001 yılında Hürriyet Gazetesinde yayınlanmış olan aşağıdaki makale de tüm bu sentezi açıkça ortaya koymaktadır.

9

OSMANLI TOPLUMUNDA AİLE

Bugün sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada 'Türk tarihçisi' denince akla gelen ilk isim olan Prof. Dr. İlber Ortaylı'yı bilimsel kişiliğiyle yani 'Prof. Dr. Ortaylı' olarak değil, 'arkadaşım İlber' kimliğiyle anlatmak istedim. İlber hakkında söylenecek ilk söz, onun 55 yaşına gelmiş álim bir çocuk olduğudur. Aydın Doğan Tarih Ödülü bugün sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada 'Türk tarihçiliği' denince akla gelen ilk isme, Prof. Dr. İlber Ortaylı'ya verildi ve yerini buldu.

İlber Ortaylı, 1969'da 'Mekteb-i Mülkiye'yi yani Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi, arkasından bir başka fakülteden, Dil-Tarih'in Tarih bölümünden mezun oldu, yüksek lisansını Chicago’da yaptı, doktorasını Siyasal'da verdi ve hem idare, hem tarih profesörü oldu. 12 Eylül'de bazı arkadaşlarının üniversiteden atılmasına kızdı, protesto edip Siyasal'dan istifa etti, Viyana'da, Berlin'de ve Moskova'da profesörlük yaptı, sonra yeniden Türkiye'ye, üniversiteye döndü. Ciltler dolusu kitap yazdı, dünyanın önde gelen bilimsel kuruluşlarına seçildi, kongrelere katıldı, bildiriler verdi ve adı şimdi dünyanın en seçkin birkaç tarihçisiyle beraber anılıyor.

Bunlar, İlber Ortaylı hakkındaki 'resmi' bilgiler ama ben, Aydın Doğan ödülünün yeni sahibini bilimsel kişiliğiyle yani 'Prof. Dr. Ortaylı' olarak değil, 'arkadaşım İlber' kimliğiyle anlatmak istiyorum. İlber, 55 yaşına gelmiş álim bir çocuktur. İlmine güvenen álimlerin rahatlığı içindedir, hiçbir şey umurunda değildir, dolayısıyla 'sözünü sakınmak' yahut 'alttan almak' gibisinden kavramlar onun için asla söz konusu olmaz. Hiçbir zaman kaybetmediği bu çocuksu hali bilgisiyle ve bol da kahkahayla birleşince ortaya ona haset çekenlerin bile ilminin ve samimiyetinin önünde eğildiği, ideolojilerin ve kalıpların dışında bir bilgin çıkar.

Onu diğer meslektaşlarından daha seçkin kılan özelliği aralarında Rusça, Yidiş ve Farsça gibi lisanların da yer aldığı sekiz-dokuz dili gayet iyi bilmesi ama hepsinden önemlisi sadece Türk değil Avrupa tarihine de aşina olması ve konulara mukayeseli bakabilmesidir. Meselá 17. yüzyıl Türkiye’sinde meydana gelen bir olayı İlber aynı dönemde dünyada yaşanan diğer hadiselerle beraber değerlendirir ve sonuca bu şekilde varır. 'Tarihçilerin önce ekonomi ve sosyoloji gibi sosyal bilimleri okumaları, tarih eğitimini ondan sonra almaları gerekir' demesinin sebebi de budur.

İlmi mükemmeldir ama buna karşı çok önemli bazı konulardan, meselá paradan ve puldan habersizdir. 8,5 milyon lira tutan taksi parasını 85 milyon zannedip, şoföre 100 milyon uzatır. Telif hakkını çekle ödeyen yayınevine 'Peki paramı ne zaman vereceksiniz?' diye soracağı tutar. Tıpkı vaktiyle evinin önünden geçen zerzevatçıya 'Domates kaç para?' diye sorup '70 lira' cevabını alınca '80'e vermezsen vallahi almam!' diyen bir başka büyük álim, rahmetli Abdülbaki Hoca (Gölpınarlı) gibi...

Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın 'Aydın Doğan Tarih Ödülü'nü alması, bu ödülün 'alanında en láyık olanlara verildiği' kuralını bir kez daha kanıtladı. İlber törenden hemen sonra Roma'ya uçtu. Orada bilimsel bir kongreye katılacak, birkaç gün sonra dönecek ve dönüşünde aramızda senelerdir kutsal bir emanet gibi muhafaza ettiğimiz 'sokaktaki sıradan insan dedikodu yapar ama aynı işi biz yaparsak biyografi olur' düsturuna sadık kalacak, son haftanın 'biyografik gelişmelerini' değerlendireceğiz.

15 Mart 2008 Cumartesi

XIX.YÜZYILDA OSMANLI BÜROKRASİSİNDE KAYIRMACI(CLİENTEL) İLİŞKİLER

Genellikle kapitalizmin gelişmediği bu tür toplumlarda üst yapının etkinliği çok daha fazladır.Eğer siyasal kontrolü sağlayan otoritenin yasallığı , idare edilenlerin çok eskiden beri devam ede gelen kurallara ve siyasal güçlere bir tür kutsallık ve dokunulmazlık atfetmeleri sonucu ortaya çıkıyorsa , söz konusu otorite geleneksel otoritedir.

Liderin mal varlığının artması ve topraklarının genişlemesi ile birlikte , önce ev topluluğu üyelerinden yönetim konularında yararlanma zorunluluğu belirir; daha sonra bölgesel ve merkezi idare örgütleri kurulur.Böylece ‘‘patrimonyal devlet ’’ doğmuş olur.

Örneğin , Osmanlı Devleti’nde tımar belirli bir yere ait gelirin havale yoluyla bir görevliye devri ve bu devir karşısında balı hizmetlerin görevliye yüklendiği (mali,idari ve askeri ) bir sistemdir.Böylesi bir devlete patrimonyal denmesinin bir başka nedeni ise , ülkenin , üzerinde yaşayan insanlar dahil , bütünü ile liderin mal varlığı olarak düşünülmesidir.Böylece ortaya çıkan idare örgütünün yahut bürokrasi , milletin, ortak faaliyetlerinin yürütülmesi için siyasal bakımdan örgütlenmesi sonucu olmayıp , liderin kişisel yönetim aracıdır.

Bu yüzden patrimonyal bürokraside otoriteri kullanan üst ile astı arsında ilişkinin kişisellik yönü ağır basar.Alt- üst ilişkileri kesin olarak çizilmiş biçimsel formal bir görev anlayışından çok astın üste sınırsız bağlılığı üzerine oturtulduğu için , kişisel ilişkiler özellikle önem kazanır.Geleneksel otoriterin sembolik bütünleştirici integrative bir yönüde bulunduğundan ast üst ilişkilerinde , biçimsellik veya resmiyetten ziyade doğallık (informality )görülür.Bu özellikler ile astlara güvensizlik ve örgütlerin kurumsallaşmaması arasında yakın bir ilişki söz konusudur.

Çünkü bu tür toplumlarda artı-değer ekonomi dışı yaptırımlarla ;-hukuk, siyaset, akrabalık bağları, gelenekler-sağlanmaktadır.

Manfred Halpern’e göre İslam toplumlarında Tanrıdan başlayarak , yönetici (Halife,Sultan vs.),ulema, yerel önderler, aile reisi sırasıyla hiyerarşinin üst kesimlerinden alt kesimlerine doğru bir ‘‘etkinlik saçılması’’(teslimiyet aşılaması)olgusu , katmanlaşma örüntüsünü belirgin olarak gözler önüne seren bir ölçüttür.Bu hiyerarşi içinde geleneksel İslam toplumunun yapısı ‘‘kaynaşmış tek sınıflı bir kitle görünümünde’’daha doğrusu , bu tür toplumlarda belirgin sınıflardan çok çeşitli guruplara rastlanmaktadır(örneğin , ulema,tefeciler gibi).Bu gurupların hiç biri yönetim için seçenek oluşturmamaktadır.Öyle ki bazen ayaklanmalar sonucu yönetenler değişse de hiyerarşinin yapısı değişmemektedir.

Osmanlı bürokrasi geleneğinde hami-mahmi ilişkilerini herhangi bir yasal zeminde kurumsallaşmamış olsada efendi (patrons) ile yanaşma (cliens) arasındaki ilişkiye benzetmek mümkün görünmektedir.Bu ilişkinin kurulmasını sağlayan ise kalemiye eğitiminden ve ‘‘edep’’ çıraklığından sonra Osmanlı yönetim kadrosuna girmek için başlıca ön koşul olan ‘‘intisab’’ dı.Ülgener intisabı servetin herşeyden önce politik bir kategori olduğu Osmanlı sisteminde , gelir bölüşümünde gündelik gider sınırını aşan bir pay sahibi olabilmenin en emin ve kestirme yolu olarak üst kademelerden birine katılmak, bağlanmak olarak tanımlanmaktadır.

18.yüzyılda , Osmanlı ayanı padişahın sarayındaki yaşantıyı taklit ederek çok büyük konaklar kurar ve yüzlerce hizmetli bulundururdu.İktidarlarını pekiştirmek için genç ve yetenekli Osmanlıları işe alıp teşvik eder , bu genç adamları kendi ailelerinden kişilerle evlendirerek onlara akraba olurlardı; sadrazamı padişah ailesine damat etme şeklindeki benzer imparatorluk uygulamasının bir yansımasıydı bu.Kabiliyetli bir genç, yüksek rütbeli birisinin dikkatini çekmeyi başaracak bir yol bulursa böyle bir intisabın oluşmasıyla sonuçlanabilir ve buda yüksek rütbelinin konağında ve – bundan ayrı düşünülmesi mümkün olmayan – resmi maiyetinde bir yer bulmak anlamına gelirdi.Eğer yeterince göze girmişse himaye edilen kişi mühürdar veya divitdar gibi görevlerle haminin yanında yer alabilirdi.Buradan da , her zaman kolay olmasa da , bir damat ve daha sonra diğer büyük bir konağın başı olma şansıda açık, birçokları tarafından denenmiş bir yolla girmek mümkündü.Daha önceleri değilse bile 18. yüzyıla gelindiğinde, bu uygulama öyle yaygın hale gelmiştir ki döneminin biyografileri ile tarihçilerinde ‘‘damat olmak’’ sözü,ilgili memurun kendine bir hami bulmasını ve nüfuz sahibi bir aile aracılığıyla Osmanlı yönetimi içinde üst kademelere tırmanmasını belirtme amacıyla kullanılabiliyordu. Gözden düşme ise , görevlinin malının ve mülkünün müsadere edilmesi , zaman zaman da idam edilmesi sonucu doğururdu.Gözden düşen görevlinin hane halkı da , tabii kaderine ortak olurdu , ama bir kere yükselen veya gözden düşen kişinin durumu sonsuza kadar değişmeyecek diye bir şey de yoktu.

19.yüzyılda da bu anlayışın değişmediği görülmektedir.Bürokratik kurumlaşmada kişisellik yönü ağır basan geleneksel sistemin izlerini taşımaktadır.

Örneğin; 1822 yılında Keşan’a sürülen İzzet Molla bu sürgünün öyküsünü anlattığı Keşanname’sinde Halet ile arasındaki hami-mahmi ilişkiyi çok güzel betimlemektedir.

Galata kazasında hakim idim

Ne sahip –i adalet ne zalim idim.

Yedim Halet’in nan-ı ihsanını

Çalıştım halas etmeye canını

Sebeb-i , intisabım oldu Halete

Düşürdü felek böyle bir minnete.

Mülkiye Nazırlarından Pertev Paşa da damadı ile birlikte benzer bir akibete uğramıştır.Kendisi bu görevde iken Resiü’lküttap Akif Efendi ile çekişen Mehmed Said Pertev Efendi başlarında padişahın sevgisini kazanabilmiş ve damadı Vassaf Bey mabeyn başkatibi olmuştur.

Ne var ki 19.yüzyılın ilk yarısı tamamlandığında belli ölçüde clientel ilişkilere dayalı olarak oluşturulan Kalemiye yerini yavaş yavaş Mülkiye’ye bırakmaya başlamıştır.Çünkü atık mutlakiyetçi yönetimin keyfi uygulama ve cezalandırma sistemi yerine , yasal olan, mümkün olduğunca keyfi olmayan ve yeni bir hukuk sisteminden kaynaklanan temellere dayalı bir yönetim oluşturma çabaları söz konusudur.Artık gelenekçi müslümanlar ile modernist müslümanlar için memuriyete giriş kanalları ve şekilleri değişmeye başlamıştır.

Findley’in incelediği Hariciye kalemlerinde memuriyete başlamada farklı personel guruplarının ayrı giriş noktalarının olması ve gayrimüslimlerin memuriyete girişlerinin de nüfuzlu bir Ermeni’nin himayesine dayanması gerçeği bile , eski sınırların ve marjinalliğin yok olmadığını göstermektedir. Fakat bununla birlikte Osmanlılar bu yüzyılda zaman zaman , özellikle de 1830’larda , 1880 ‘lerde söz konusu tarihlerdeki bir bürokratik yapılanmanın hukuksal çerçevesini oluşturma yönünde önemli adımlar atmışlardır.

Fakat konunun en ünlü en önemli araştırıcılarından Findley ‘in yargısı olumsuzdur: Ona göre ‘‘resmi bağlantının ve evlilik bağının pekiştirdiği iş dışı uğraşlara dayalı bir yakınlık, yani patrimonyal aile üzerine kurulu ‘‘personel yönetimi’’ hala işlerliğini koruyordu ve öyle de kalacaktı.’’

Yinede şahıslara bağlı olmayan kurallar ve işlemler üzerine kurulu modern yönetim dünyası kendisini hissettirmeye başlamıştı.Bununla birlikte yeni sistemlerin ussallık ve verimlilik idealini gerçekleştirme yolunda almaları gereken daha çok yol bulunmaktaydı.Durum henüz taşradaki bir memuru belirli aralıklarla İstanbul’a girmekten ve kişisel bağlantılar aracılığıyla atama sisteminin çarklarını kendi lehine döndürmeye çalışmaktan alıkoyacak bir noktaya henüz varmamıştı.Himaye ilişkileri artık geçmişte olduğu gibi etkili değildi, ama kişilere bağlı olmayan mevzuat da tam anlamıyla yerini doldurmamıştı.Mevcut sistem ikisinin içinden çıkılmaz bir karışımıydı.

Sonuçta içinden çıkılmaz bir karışıma dönüşen bu hami-mahmi ilişkilerini bu yüzyılda

clientel olarak tanımlamak da yetersiz kalmaktadır.Fakat yanaşmacılığın da bir parçası oluşturduğu Osmanlı patrimonyal bürokrasi modeli içinde evlilik , süt kardeşliği , evlatlık ve doğrudan doğruya köle satın alarak yetiştirmek gibi çeşitli yollarla oluşturulan hami-mahmi ilişkisinin varlığından söz etmek doğru olacaktır.Böylesi bir ilişkinin ise clientel bir ilişkiye benzediği de ortadadır.

Fakat bununla birlikte bu yüzyılda bu patrimonyal bürokrasi anlayışından ussal-hukuksal bürokrasi anlayışına geçebilmek için yapılan bürokratik reformlar söz konusudur.Bu nedenle bu Türk kamu bürokrasisinde patrimonyal , ussal-hukuksal ve ussal-üretken özelliklerin bir arada bulunduğu görülmektedir.Bu durum Tanzimat’ın getirdiği düalist yapıya da uygun düşmektedir.20.yüzyılın başlarında Jön Türk İhtilali yıllarında tensikat uygulamalarıyla da kendisini gösteren bürokrasinin ussallaştırılması girişimleri ne yazık ki Osmanlı Devletinin son yıllarına değin sonuçlanamamış , bu görevin tamamlanması Cumhuriyete kalmıştır.